Gece, duvarların içine doğru genişliyordu. Saatin tik takları artık zamanı değil, beni sayıyordu. Her saniye bir adım daha yaklaşıyordu sanki—ama nereye, bilmiyorum.
Aynadaki yüzüm bana ait değil bugün. Gözlerimin içinde başka biri oturuyor; konuşmuyor ama susuşu çok gürültülü. “Bugün dışarı çıkma,” dedi sabah. Camdan baktım, sokak boştu ama boşluk bile kalabalık görünüyordu.
Telefonum çaldı. Açmadım. Çünkü çalan bendim.
Masadaki bardak, az önce sağdaydı, şimdi solda. Yerini değiştirmedim. Eminim. Ama belki de değiştirdim ve hatırlamak istemiyorum. Hatırlamak tehlikeli. Çünkü bazı anılar kendi kendine çoğalıyor, tıpkı duvardaki çatlaklar gibi—önce ince bir çizgi, sonra bütün evi yutan bir harita.
Kapının arkasında biri var. Her zaman var. Açınca kimse yok ama kapattığım anda geri geliyor. Belki de kapıyı hiç açmıyorumdur. Belki de ben kapının arkasındayımdır.
Düşüncelerim birbirine dolanıyor. Hangisi benim, hangisi misafir, ayırt edemiyorum artık. İçimde bir oda var; o odada biri yaşıyor ve ben onun kiracısıyım. Kendi zihnimde yabancıyım.
Şimdi yazıyorum çünkü sesler yazıya dönüşünce biraz daha katlanılabilir oluyor. Ama kelimeler bile bazen bana karşı birleşiyor. Cümleler yarım kalmak istiyor. Noktalar, son değil tuzak gibi.
Ve en kötüsü şu:
Ben deli olduğumu düşünmüyorum.
Ama bunu düşünmem de deliliğin bir parçası olabilir.
Şimdi susmam lazım. Çünkü birazdan biri okuyacak bunu.